Loading...

2 Ekim 2009 Cuma

DİYARBAKIR CEZAEVİ

Bugün bir hikaye yazmayacağım. Bahsetmek istediğim bir yer; Diyarbakır Cezaevi... Pek demokratik ülkemizde, 1980'de Metris ve Mamak'la beraber en bilinen yer. Aslında bilinen lafı biraz lafta kalıyor. Nedeni de şu; burada siyasi suçluların(gerçi bu nasıl bir laf? nasıl siyasi bir suç olabilir... her neyse...) olduğunu biliyoruz ama içerde yaşananları bilmiyoruz. Tahmin ediyoruz, duyduklarımız var, içerden çıkanların açıklamaları var ama bu cezaevinde o yıllarda olanlar için en ufak bir çalışma yok.

Hoş baş sorumlunun Marmaris'teki yazlığında GATA'dan uçakla devamlı gelip giden doktorları olan bir adam olduğu olaylar konusunda o cezaevinde olanları yapanları yargılamak ne kazandırır. Biraz psikolojik mastürbasyon işte...

Buranın tamamen PKK'yı oluşturduğunu iddia etmek biraz saçmalık olur. Burası kesin... Ama buranın PKK'ya güç kattığı konusunda hem fikir olabiliriz. Yani şöyle bir şey var; devlet orada kendisine düşman birçok insan yarattı. Bunu bir grup siyasi görüşü çökertme uğruna yaptı. Evet apolitik bir ülke yaratılıdı fakat çok daha büyük bir sorunla karşılaşıldı...

Sorun belli... Bir sivil anayasası olmayan canım ülkemde binbir çeşit demokratik açılımla bunun önüne geçilmeye çalışılıyor. Milletlerin kendi devletlerini kurmasından farklı olarak benim ülkem devletinin kurulup milletini araması sonucu bu günleri yaşıyor. Bir de bunun üzerine tek demokratik sınavını oy vermek sanan yurdum "devlet büyükleri" zamanında bir cezaevinde yaptıklarını bir türlü temizlemek bilmiyorlar. Şimdi Hasan Cemal'in Kürtler kitabından bir kaç anıyı sizlerle paylaşacağım burda;

Felat Cemaloğlu anlatıyor;

"seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. kapının önüne çıkararak cop sokmak....seyredene de o copu yalatırlar. kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
pkk'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
içeri alındıktan sonra öğrendim. o zamana kadar biz bu örgütü 'apocular' diye bilirdik.
bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
dişlerimin çoğu sallanıyordu. neden mi? çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
o kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. işte böyle bir şey. bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. ceza! ama bir süre sonra yoruluyorum. ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. emre itaatsizlik!
cezası: duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
kıpırdamak yok. temizlemek yok. yere tükürmek yok. öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
elazığlı arkadaş. ismi ramazan. allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. çünkü temizleyemedim dişlerimi...altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
sekiz ay yattım, diyarbakır e tipi askeri cezaevi 33 no'lu koğuşta.
elli beş yaşındaydım.
sekiz ayda 18 kilo verdim. iğne iplik kaldım. çıktığımda kimse tanımadı beni."

radikal'in haberi;

ertuğrul mavioğlu
istanbul - diyarbakır 5 no' lu cezaevi'nde 1981-1984 yılları arasında 34 tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun da sakat kalmasına ve sinir sistemlerinin tahribine neden olan uygulamaların üzerindeki sis perdesi aralanıyor. 20 tutuklunun aldığı ağır darbelerle, beş tutuklunun da açlık direnişinde öldüğü, koşulları protesto eden beş tutuklunun kendini asarak, dördünün de kendini yakarak yaşamına son verdiği, 'vahşet dönemi' diye adlandırılan bu yılları yaşayan 29 tanık ile iki savunma avukatının anlatımı, serbesti adlı derginin 14. sayısında yayımlandı.

ceza alan olmadı
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:
"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."
işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

banyolu mu tv'li mi?
haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

yoruluncaya dek dayak
osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...

garabet'e sünnet
k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

koç mu kuzu mu?
nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.

'ağzına işeyeceksin'
cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

kelime başı 150 sopa
hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

copu dişlettiler
mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum.

'ranzadan düştüm'
mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

köpeğe tekmil
paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

'kanlı karavana yedik'
selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı.
türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

çıplak koridor temizliği
behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

'ölebilirim' dedi, öldü
cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.

Ve o cezaevinin "bekçi köpeği" ESAT OKTAY YILDIRAN'ın cezaevi koridorlarını çınlatan sözleriyle yazıyı bitiriyorum;

"ben rum piçlerinin kanını içmişim, siz kürtleri mi adam edemeyeceğim?"

Son bir söz de Marmaris ressamına "LÜTFEN YARGILANMADAN ÖLME!"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder