Loading...

27 Ekim 2009 Salı

İKİ ARADA

Siz hiç iki kardeşe aynı anda aşık oldunuz mu? Ben oldum!

Derya 20, deniz ise 19 yaşındaydı. Aslında ilk aşkım derya. O’nunla deniz’den daha önce tanıştım. Üniversitenin ilk senesinin ilk günüydü. İlk dersin verdiği çekingenlikle etrafı seyrederken o’nu gördüm. Bütün güzelliğiyle arka sırada oturuyor ve çevreye pek pas vermiyordu.

İlk ikili ilişkilerimiz genelde arkadaşlık şeklindeydi. O’nun benden pek etkilendiğini düşünmesem de ben o’nun için deli oluyordum. Sonra bir gün şu klasik okul partilerinden birine gitmeye karar verdik.

Geceye hazırlanmak benim için pek kolay olmamıştı. Hayatımda nadir heyecanlandığım anlardan biridir bu. Sonra Burger’ın önünde o’nu görebildim. Gidip yanaklarına iki sulu öpücük bıraktım. Tek parça siyah kısa elbisesinin içinde harika görünüyordu. Ama biran göğüslerini o kadar kapatarak onlara haksızlık ettiğini düşündüm.

Mekana girdik ve birer içki aldık. Ben otururken o önümde dans ediyordu. Daha sonra bir erkek yanına geldi ve kulağına bir şeyler söyledi.birlikte dans etmeye başladılar. İçim içimi yiyor ama elimden bir şey gelmiyordu. Ne hoş der gibi gülümsedim bana baktığı sırada.

10 dakika sonra yanıma geldi. “beni kurtaracağını umut etmiştim ama pek öyle olmadı.” Dedi. Bir şey söylemedim ama gözlerimin içinin nasıl güldüğünü tahmin edebiliyordum. “hey sana söylüyorum. Bir dahaki sefere beni başkalarına verme.” Dedi. Yine sustum; sadece yaklaştım ve dudaklarına doğru ilerledim. Ben daha yolu yarılamamıştım ki o beni kendine çekti…

Bugün derya’nın doğum günü. Onların evinde kutlayacağız. Anne babası dışarıda olacağı için gece onlardayız. Gidip Fossil’in harika kolyelerinden birini aldım. Umarım beğenir.

Saat 8’e gelirken kapıyı çaldım. O an orda olmamayı ve o kapıyı çalmamayı o kadar isterdim ki… Çünkü o kapı açıldığında benim dünyam tam anlamıyla değişecekti.

Hayatımda gördüğüm en güzel şey karşımdaydı. Deniz! Saçları, vücudu o kadar güzeldi ki bir an dünya durdu sanki. Arkasından derya geldi ve “hoşgeldin canım.” Diyerek sarıldı. O’na sarılırken gözüm hala deniz’deydi. Sonra derya girdi tekrar söze ve “sizi tanıştırayım. Can bu deniz; kardeşim; deniz bu da can. Sana bahsetmiştim.” Nasıl yani hayatımda gördüğüm en güzel şey aşık olduğum kızın kardeşi miydi?

Pasta kesildikten sonra muhabbetler başladı. Bir yolunu bulup kendimi deniz’in yanına attım. O’nu daha yakından tanımalıydım. Alkolün etkisiyle iyice yakınlaşmıştık. Sevgilisi de yoktu. Derya ise hiçbir art niyet sezememişti. Sonra deniz’e tuvaletin yerini sordum. “ben seni götüreyim.” Dedi. Koridora girince ikimiz de durup birbirimizin dudaklarına yapıştık. Hayatımın en ateşli öpüşmesiydi bu. O salona döndü ben de tuvalete girdim. Tuvalette o’nun tenini yatakta okşadığımı hayal ederken yakaladım kendim; elim penisimdeydi. Toparlandım ve salona geri döndüm.

Neden sonra derya yanıma geldi ve koltukta göğüslerini iyice bana yaslayarak oturdu. Dudaklarımız buluştuğunda da elleri vücudumda gezerken de aslında düşündüğüm tek şey deniz’di.

Gece ilerledikçe çoğu kişi sızdı. Bazıları da yiyişmelere başlamıştı zaten.

Derya beni anne babasının odasına götürdü ve ateşli bi şekilde öpüşmeye başladık. Hala aklım deniz’deydi. Üzerindekiler çabucak çıkardım. O göğüslerin önümde olması hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece deniz vardı aklımda. Bakire olduğu için tam anlamıyla bir seks yaşayamayacaktık bu gece ama derya inanılmaz istekliydi bu gece. Ama yine de ben onu istemiyordum. Penisimi ağzına aldığında bunu deniz’in yaptığını düşündüm. Boşalmam 2 dakika bile sürmedi. “özür dilerim biraz erken oldu. Çok kurdum sanırım.” Dedim. “önemli değil aşkım.” Diyip bana sarıldı ve uykuya daldı.

O uyuduktan sonra yataktan kalkıp salona geçtim. Bir sigara yaktım. Pencereden dışarıyı seyrederken belimdeki elle irkildim. Arkamı döndüm ve deniz’le göz göze geldim. Kollarını boynuma doladı. Dakikalarca öyle durduk. İlginç bir şekilde bu kez de derya’yı istiyordum yanımda. “biliyorum aşkım imkansız ilişkimi ama ben böyle devam etmeye de razıyım.” Dedi. Öpüştük ve derya’nın yanına gittim.

Aradan iki ay geçmiş olsa da derya’nın yanında deniz’i; deniz’in yanında derya’yı istiyordum. Artık kafayı yeme aşamasına gelmiştim. Onlarla da onlarsız da olmuyordu işte.

Derya’ya da deniz’e de çok aşıktım. Ama deniz’le genelde evde görüşüyorduk. O’nunla dışarı çıkamazdım. Henüz buna kimse hazır değildi.

Gece 3’te telefonla zıpladım yatakta. Derya arıyordu. “can; deniz intihar etti!” dedi. Hastane adı sormaya gerek duymadım aynı türk filmlerindeki gibi. Az sonra hastanedeydim.

İçeri girmemle babasının üzerime yürümesi bir oldu. Ne olduğunu anlayamadan birkaç tokat yemiştim bile. Dışarıda otururken derya geldi yanıma. “Nasıl yaparsın bunu bana? Üstelik kardeşimle.” Dedi. Sonra her şey yavaş yavaş yerine oturdu. Deniz intihar etmeden önce her şeyi anlatan bir not bırakmıştı. Notu da cebinden bulmuşlardı. Benim yüzümden; daha doğrusu geleceği olmayan ilişkimiz yüzünden intihar etmişti.

İçeri girmeye yüzüm yoktu. Derya, annesi, babası herkes bitaptı. Derya ağlıyordu. Yanına gidip o’na sarılmayı çok isterdim. İster inanın ister inanmayın o’nu hala çok seviyordum.

Biraz sonra o tüm hasteneyi inleten çığlığı duydum… “oğlum!”… annesinin feryadı tüm koridoru o çığlığın içinde sessizliğe itmişti. Olduğum yere çöktüm ve ağlamaya başladım. Deniz gitmişti; hem de sonsuza kadar.

Siz hiç iki kardeşe aynı anda aşık oldunuz mu? Ben oldum! Sevgilime aşıkken onun erkek kardeşine aşık oldum. Sonra iki aşkımı da kaybettim. Oysa ben ikisini de çok sevmiştim…

18 Ekim 2009 Pazar

DEĞİŞİME İNANMAK

Fransız sinemasının ardından 80’lerden konuşmaya başladık. 80’lerin müzik grupları, giyim tarzları vs. bunları sevmesi beni benden alıyordu. Sonunda kendi hayat tarzıma, düşünce şeklime göre bir kız bulabilmiştim. Biraz sonra ekşisözlük’te yazar olduğunu öğrendiğimde boynuna sarılasım geldi. Nickimi söylediğimde “oo ben seni takip ediyorum.” Dedi.

Saat 3 gibi Limonlubahçe’den çıkıp İstiklal’de yürümeye başladık. Yürürken keşke Starbucks açık olsaydı bir mocha iyi giderdi diye düşündük. Bu kız müthişti.

“e o zaman bana gel. Bir kahve yapayım.” Dedi. Kabul ettim. Beşiktaş’ta 1+1 bir evde kalıyordu. Eve girdik ve bana evini gezdirdi. Odasındaki Dark Knight posteri müthişti. O an onu çok kıskandım. Salona geçtiğimizde kahveleri koydu. Sabaha kadar yine sinemadan müziğe konuştuk.

Aslında bir noktadan sonra öpüşmeyi ve sonrasını bekliyordum ama o mini shortu ve askılı göğüs çatalını belli eden bluzuyla karşımda oturup Nutella’sını kaşıklamayı tercih etti.

Aylar geçti fakat bu böyle devam ediyordu. Bir türlü gerçek anlamda yakınlaşamadık. O sabah kalktım ve kahvemi yudumladım. Güne kahveyle başlamayı seviyorum. Aynı şarkıdaki gibi değil mi? Kahvaltı olayı evde beni kasıyor. Arkadaş ortamıyla brunch olsa neyse… Okula Elif Şafak’ın Aşk romanıyla gittim. Aslında henüz okumadım; okumayı da düşünmüyorum ya neyse. Ama elimde dolaştırmanın hoş olduğunu düşünüyorum. Ama pembesini değil de siyahını aldım. Nedenini bilmiyorum. Belki uzun bir psikolojik analiz gerekiyor bunun için.

Akşam bir pizza söyledim ve cnbc-e’yi açtım hemen. Dizilerimi kaçıramazdım. Bazen düşünüyorum da neden biz Türkler böyle güzel diziler yapamıyoruz. Evet ben de izlerdim eskiden birkaç tane. Ama lisedeydim işte. Dünyadan haberim yoktu. O günleri hatırlamak istemedim… Diziyi izledikten sonra sözlüğe birkaç şey yazdım. Bir yandan da kahvemi yudumluyordum. Kahve demişken; türk kahvesi veya üçü bir arada pek hoşuma gitmiyor. Geçen yıl aldığım french press ile çekilmiş kahveyle hazırlayıp kahve içmek paha biçilemez. İşte gerçek kahve budur bence.

Neden sonra telefon çaldı. Arayan bizimkilerdi. Bayramda dedemleri ziyarete Sivas’a gideceklermiş. Hem de köye! Beni ilgilendiren yanı ise beni de çağırmaları. Bir bağırış çağırış ve telefonu kapadım.

Ay başında param yatmadı. Babamı aradığımda cevabı “o zaman bayramda köye gel harçlık toplarsın.” Oldu ve telefonu kapattı. Yolda az kalan paramla Starbucks’tan bir kahve aldım ve okula gittim. Cebimden çıkardığım Parliament ile kahvemi yudumlarken Ceren geldi yanıma. Akşam bir yerlere gitmek istediğini söyledi. Dışarı çıkmak istemediğimi söyledim. Oysa tek sorun paramın olmayışıydı. O zaman ben sana geleyim dedi; ben de kabul ettim.

Sonunda aylardır beklediğim kızla deliler gibi seviştik. Aslında böyle şeyler benim için sorun değildir. Yani sevgilimin bakire olup olmaması. Sonuçta herkesin bir hayatı var ve ben bunu zamanında yaptıysam ondan da rahibe hayatı yaşamış olmasını bekleyemem. Her şeye rağmen sabah kahvemi yudumlarken Ceren’in daha önce başka bir adamla yatmış olma ihtimali içimi huzursuz ediyordu işte. Neden böyle düşündüm bilmiyorum ama daha önce biri Ceren’in içinde hayvan gibi gidip gelmişti. Üstelik belki penisi benimkinden çok daha büyük ve kalındı. göğüslerini emmiş, penisini yalatmış, belki anal seks bile yapmış hatta ağzına boşalmıştı… Öf tamam biraz iğrenç oldu. Neden böyle düşündüm bir türlü anlam veremiyorum. Belki uzun bir psikolojik analiz gerekiyor bunun için.

Akşam için bavullarımı hazırladım. Yolculuk vardı; sivasa… Ceren’e ailemle Kaş’a gideceğimizi söyledim. Bana çok imrendi. Kendisi Ayvalık’a ailesinin yanına gidecekti. İçimden okkalı bir küfür ettim, aslında imrenen taraf bendim.

Sabah beni amcamın oğlu Selim karşıladı. Kuzenim diyemiyorum çünkü kuzen lafı biraz daha samimi geliyor. Oysa ben Selim’le asla yakın olamazdım. O sadece amcamın oğlu. Hoş belki amcam da sadece babamın kardeşi. Hoş belki de babam da sadece… her neyse bunun içinden çıkamayabilirim. Babama bir kulp bulamadım.

Gerizekalı, köye gidene kadar derede tuttuğu balıkları ve Kurtlar Vadisi’ni anlattı. Eve girdim; millet sanki elini öptürmek için sıraya girmişti. Zorla da olsa öptüm ellerini. Yarın bayram; bir bu kadar el ve başka yaşlı elleri daha var. Bu bir kabus olmalı. Gidip bir odada uyudum.

Bayram sabahı eller öpüldü; kahvaltıya oturuldu. Yengem tam çay koyacaktı ki; “kahve yok mu?” dedim. Gülüşmeler oldu. “oğlum sabah sabah ne kahvesi bu? Kahvaltıdan sonra ben sana yaparım orta şekerli.” Dedi. Of anlamamışlardı. Türk kahvesi değildi ki istediğim. Çaya talim ettik. İlk gün ziyaretlerle geçildi.

Akşama doğru amcam “gel yeğenim, ifadeni alayım.” Deyip tavlayı gösterdi. Ağlamaklı oldum. Televizyonun karşısına geçip cnbc-e aradım ama çekmiyordu. Dedem kumandayı elimden alıp Var Mısın Yok Musun’u açtı. Daha fazla orada duramadım. Dışarı çıkıp Parliament’imden bir nefes çektim.

Ertesi sabah beni yanlarına alarak kahveye gitti ev ahalisi. Selamın aleyküm aleyküm selamlara mahçup bir merhabalarla cevap verdim. Starbucks’ta olup ismimi bardağa yazdırmayı o kadar isterdim ki. Bunları düşünürken “oralet getir yeğenime.” Sesiyle irkildim ve önümde o iğrenç sıcak şeyi gördüm. Bitirdiğimde kusmak için kendimi dışarı attım.

Eve gittim ve düşünmeye başladım. Eskiden ben de onlar gibiydim. Ama değişebilmiştim. Onlar bu çöplükte böyle kalmışlardı. Kurtlar Vadisi bile izlerdim. Hatta izler ve Polat’a da özenirdim.

Sonra babamın sesiyle irkildim; “oğlum Selimler balığa gidiyorlar sen de git!”. Mırın kırınların arasında zorla gittim. Topraktan çıkardıkları iğrenç solucanları elleriyle kancaya takıyorlardı. Muhabbete falan da girdiler. Sevgililerinden bahsettiler. “senin var mı?” diye sordum Selim; “Ha evet var.” Diye geçiştirdim.

Garip bir şekilde onlar kızların kaşlarına gözlerine vurulmuşken ben ekşisözlük’e, kahveye, şaraba, Nutella’ya vurulmuştum.Ceren’in bu özellikleri ve göğüsleri dışında yüzüne de çok dikkat etmediğimi fark ettim. Belki de onu sadece sözlük entrylerinden tanıyordum. Kesin Uludağ Limonata’yı da seviyordur diye geçirdim içimden ve kendi kendime güldüm.

Akşam eve döndük. Yemekten sonra yine önümde çay vardı. Artık çay kusma aşamasına gelmiştim. Starbucks gözlerimin önüne geldiğinde İstanbul’u daha fazla özlediğimi fark ettim. Sonra o başladı!

Bittiğinde her şey değişmişti. Evde erkekler bir köşede toplanmış ve Polat’ın neler yaptığını tartışıyorduk. Sanırım eski ben olmuştum. Bu dizi beni kendime getirmişti.

Bayram bitti. Eve dönme vakti gelmişti. Otogarda otobüse binecekken “ben gitmiyorum. Burada kalacağım. Hem yarın balık da tutarız; yarın Cemal abiyle tavla atmam lazım.” Dedim. Kimse anlam verememişti.

Ertesi gün koyunları da alıp balık tutmaya indik dereye. Solucanları ellerimle topladım. Çok eğlenceliydi.

Ceren bu olanlara bir anlam verememişti. 1 ay sonra bizim köye geldi. Hadi gidiyoruz dedi. Hayır dedim. Bütün uğraşlarına rağmen dönmedim. Bu sırada babaannem kıza ekmeğe sürdüğü kaymak ve balı yedirmeye çalışıyordu. Yemedi salak! Oysa şehirde bulabilir miydi böylesini?

Akşam İstanbul’a geri döndü. Geri geleceğim ve seni kurtaracağım.” Oldu son sözleri. Benim aklıma ise onunla birlikte olduğum sabahki cünüp halim geldi; utandım kendimden. Helal süt emmiş bir kız bulacaktım kendime.

Bir hafta sonra Ceren bir kez daha köydeydi.”al iç şunu! Hadi aşkım.” Dedi. Bir Starbucks bardağı vardı elinde. “hayır içmem o şeyi, gel oralet içelim.” Dedim. Zorla içirdi tüm bardağı. Ama değişen bir şey yoktu. Geri geleceğini söyleyip gitti.

Çeşme başında kızları keserken yeniden geldi Ceren. Elinde bu sefer Nutella vardı. Yedirdi fakat yine olmadı. Ceren yine gitti. Az sonra elinde Starbucks bardağı, Nutella, Uludağ limonata ve elinde bir laptop’la geri döndü. Sırayla hepsini içirdi yedirdi. Sonra laptop’tan How I Met Your Mother’ı izletip, ekşisözlükten birkaç entry gösterdi.

Uyandığımda burnuma gelen koku çok kötüydü. Ellerim çok pis kokuyordu ayağımda Converse yerine topuklarına bastığım “amca ayakkabısı” vardı. Neler oluyor burada dedim ilk olarak. Ceren ve benim akrabalar başucumdaydı. “Ne işim var burada okul başlamadı mı?” dedim. “evet” diye bağırdı Ceren “sonunda kurtardım seni.”

Ertesi günün sabahında İstanbul’a vardık. Ceren beni Kurtlar Vadisi izlememem konusunda uyardı ve “sen dinlen ben okula gidiyorum.” Dedi. O gittikten sonra kahve yapmak için mutfağa gittim. Elimi cebime attım ve bir Samsun 216 ve bir oralet paketi çıktı.onları bir kenara koydum. Sonra elim sigaraya gitti. Bir nefes çektim ve canım inanılmaz şekilde oralet çekti…

6 Ekim 2009 Salı

BEYİN GÖÇÜ

Bütün ülke alarma geçmişti. Polisin dışında asker ve gizli servis de iş başındaydı. Bunlar yetmiyormuş gibi haberlerde her akşam benden bahsediliyordu. Halk da artık örgütlenmiş ve iyiden iyiye çığrından çıkmıştı.

Cem Garipoğlu mu? Hayır o değil. Bana ne zaten ondan. Ben kendimden bahsediyorum. Param da suyunu çekmek üzere. Biran önce başbakanla iletişime geçmeliyim veya bir şekilde internete girmeliyim…

Internetle ilk tanışmam 12-13 yaşlarında oldu. 56k modem ve 146’nın dayanılmaz hızı ayrıca cep yakan faturalarının olduğu dönemler. Aslında pek de çakmam bilgisayar işlerinden. Bizimkilerden habersiz porno siteler falan işte.

Sorunlar 4 şubat 2007’de başladı. 18’ime girdiğim gün… Sabah kız arkadaşımın “iyi ki doğdun.” Mesajıyla uyandım. Sömestr tatile nedeniyle evde pinekleyeceğim bir gündü. Akşam için bir şeyler planlamıştı. Saat 12 gibi Okan geldi eve. Okan demişken; kendisi en yakın arkadaşım. Aynı okulda ve aynı dershanedeyiz.

Eve gelir gelmez karı kız muhabbetine başladı. Dün akşam bir porno izlemiş onu gösterecekmiş falan… Internetten siteye girdi gösterdi. Pek ilgimi çekmedi. Doğum günümde bir erkekle porno izlemek istemiyordum.

Okan’ın model uçaklara ilgisi vardı. Geçen gün gördüğüm bir siteyi göstermek istedim. Sitenin adını arama çubuğuna yazdım ve enter’a bastım. O siteye takılırken ben de içeri geçip bir şeyler atıştırdım.

ÖSS senesinin belki de tek güzel yönüydü bu gece. 18’ime girmiştim ve ilk kez doğum günümü barda kutlayabiliyordum. Tabi ergenlik ve görmemişlik psikolojisiyle alkolü biraz fazla kaçırdık. O gece beni almaya babam geldi. Yatağa girdiğimde başım çatlayacak gibiydi.

…Biran önce başbakanla iletişime geçmeliyim veya bir şekilde internete girmeliyim. Sakallarım o kadar uzadı ki kaşıntısı beni öldürecek. Saçlarım da bitlendi. Nefesim kokuyor. Açım. Bu geceyi şehre çok da uzak olmayan bir köyde ahırda geçireceğim.

Reşitliğin pek de bir numarası yokmuş. En azından 5 şubat sabahı böyle düşünerek uyandım. Öğlen dersaneye gittim; Okan da ordaydı. Laf arasında “abi internet sitesinin adını yanlış giriyorum sanırım evde. Bir türlü açılmadı o model uçak sitesi.” Dedi. “nasıl açılmadı?” dedim. “mahkeme kararıyla engellenmiş.” Dedi. Anlam veremeyip etüte girdim. Muhabbet orda kapandı.

Hande bugün bize geldi. Hala göğüslerinden fazlasını açmıyor. Gösterip de vermemek bu olsa gerek. O gittikten sonra internette birkaç porno sitesinde dolaştım. Yoksa hayalarım ağrıdan patlama noktasına gelmişti. İşimi gördükten sonra birkaç test çözdüm. Hızımı alamayıp bir kez daha girdim internete. Ama açılış sayfam mahkeme kararıyla engellenmişti. Nasıl yani Google’ı mı engellemişler? Neyse; 2 saat önce girdiğim sitelere tekrar girmek istedim; ama hayır onlar da engellenmişti. Başka siteye girmeye korktum ve bilgisayarı kapattım.

Takip eden bir sene boyunca internete hiç girmedim. Üniversitede de ayrılmamıştık Okan’la. Aynı evde kalıyorduk. Bir gün “can gelsene abi youtube’da süper bir video var, onu göstericem.” Dediğinde irkildim. “abi ben bakmasam.” Dedim. Zorla geçirdi bilgisayarın karşısına. Videoyu açtığında gözüm kapalıydı. “napıyorsun lan sen?” dedi. Bir şey söylemedim. Yavaşça açtım gözlerimi ve videoyu izledim. O kahkahalar atarken ben youtube’un da kapanacağını biliyordum. Sadece tebessüm ettim.

Ertesi sabah Okan koşarak uyandırdı beni. “abi nolmuş biliyor musun?” dedi. Sakince “youtube mu kapanmış?” dedim. “yoo bizim serhat varya onu hande’yle görümüşler.” Dedi. “peki ya youtube?” dedim. “ne youtube’u lan. Niye taktın sen buna bu kadar? Daha demin girdim kapandığı falan yok.” Dedi. “ne?” diye bağırdım ve fırladım yataktan. Hemen bilgisayarı açıp youtube’a girdim; gerçekten açıktı…

Sonunda kabus bitmişti. Kapanmamıştı. Ama sonra…

…şehre çok da uzak olmayan bir köyde ahırda geçireceğim… pek uyuyamadım. Zaten saat 5’te ayaktaydım. Şehre inip bir tren bileti aldım. Şimdiye kadar kimse tanımamıştı. Ankara’ya doğru yoldaydım artık.

Ama sonra Hürriyet’in sitesinde o haberi gördüm; “youtube da kapatıldı!”. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Demek ki olay bakmak da değil enter’a basmaktaydı. O zaman Hürriyet’in sitesi de kapanacaktı ben çıkınca. Her şey okadar çılgın bir hal almıştı ki…

Kendimi tutamadım ve gerçekten emin olmak için facebook, twitter ve yahoo’ya da girdim. Hepsi yasaklandı birden bire. Yine duramadım ve msn’e girdim. Ve evet doğru tahmin; türkiye’deki milyonlarca msn kullanıcısı msn üzerinden iletişim kuramıyordu artık.

Kendimi dışarı attım ve birkaç saat dolaştım. Eve döndüğümde Okan çok kızgındı. Kapatılan siteler onu çılgına çevirmişti. “okan sana bir şey anlatmalıyım.” Oldu ilk lafım. Yarım saat sonra Okan bana anlamsız gözlerle gülüyordu. “gel de inanmanı sağlayayım.” Dedim. Bir internet sitesi söylemesini istedim. Rastgele bir site söyledi girdim çıktım ve bir daha girdiğimde site kapatılmıştı. Bir site daha söyledi; aynı şey…

Saat 7.30’da onu televizyonda gördüm. Beni tüm türkiye’ye ispiyonlamıştı. Paramı ve sırt çantamı alıp hemen evden çıktım. Apartmanın köşesini dönerken bir çok polis apartmana giriyordu. Ailemi aradım bana çok kızgındılar. Yardım istedim ama annem “onu biliyormusun.net’e girmeden önce düşünecektin.” Dedi. Demek insanlar için internet bu kadar önemli olmuştu.

3 aydır haberlerde hep ben vardım. Neredeyse tüm ülke kendince bir site için benden şikayetçiydi.

…Ankara’ya doğru yoldaydım artık. Trenin tuvaletine girdim ve bütün yol orda kaldım. Dikkat çekmemeye çalışarak bir telefon kulübesine girdim ve başbakanlığı aradım. Telefondaki kadın bana inanmadı.

TBMM’nin önüne gittim. Bir gazeteciyi köşeye çektim ve beni televizyona çıkarmasını böylece rating kazanabileceğini söyledim. Hemen kabul etti. Beni star tv’nin Ankara binasına götürdü. 2 saat sonra uğur Dündar da oradaydı. İstanbul’dan özel uçakla gelmişti. Tek şartım önünde internet bağlantısı olan bir laptop’ın durmasıydı.

Her şeyi kabul ettiler ve flash haberle canlı yayındaydık. Uğur Dündar başlarda arena günlerini hatırlayarak bitli saçlarımı şöyle bir süzdüyse de elimdeki laptop’tan ötürü ağzını açamadı. Şimdi tüm türkiye’ye sesleniyor ve suçsuz olduğumu peşimi bırakmaları gerektiğini analtıyordum. “başbakanı bağlayın onunla görüşeceğim.” Dedim. Hemen başbakan bağlandı telefona. İşte şimdi canlı yayında başbakanla konuşuyordum. “başbakanım kolluk kuvvetlerini geri çekin benim bir suçum yok. Eğer çekmezseniz Mirc’e girer ve türk erkeklerinin tek sosyal iletişim kaynağını ellerinden alırım. Onları artık çok girilmese de yonja ve hi5 izler…” başbakan “bana ne!” dedi sadece. “başbakanım bakın vakit ve zaman gazetelerinin sitelerine ve bütün yeşil sermaye ve cemaat sitelerine de girerim.” Dedim. “bana ne ben yasaklı sitelere girebiliyorum. Tunnel var, yavaş mavaş ama hallediyorum.” Dedi ve telefonu kapattı. Kozlarımı elimden almıştı resmen adam!

Hemen Amerikan başkanını bağlamalarını istedim. Zaten tüm dünya tanıyordu artık beni. İnanmayacaksınız ama biraz sonra telefonda barrack’la konuşuyordum. Bir futbolcu edasıyla; “başkanım beni al!” diyerek başladım söze ve devam ettim; “yoksa dns ayarlarımı amerika’ya göre değiştirir ve size de yasaklatırım siteleri.” Dedim. 10 dakika sonra SWAT’lar beni binadan kaçırdılar. 20 dakika sonra ise Air Force One’da Obama’yla beraberdim.

Şimdi Hawaii’deyim. CIA adına onların istedikleri siteleri veya başka ülkelerdeki siteleri yasaklatıyorum. Her yıl hesabıma 15 milyon dolar yatıyor. Ülkemi çok özledim! Demeyi çok isterdim ama söyleyebileceğim tek şey; “yaşasın beyin göçü.”. kulağımda “living in america” şarkısı çalınırken bu söz gerçekten iyi oldu…

2 Ekim 2009 Cuma

DİYARBAKIR CEZAEVİ

Bugün bir hikaye yazmayacağım. Bahsetmek istediğim bir yer; Diyarbakır Cezaevi... Pek demokratik ülkemizde, 1980'de Metris ve Mamak'la beraber en bilinen yer. Aslında bilinen lafı biraz lafta kalıyor. Nedeni de şu; burada siyasi suçluların(gerçi bu nasıl bir laf? nasıl siyasi bir suç olabilir... her neyse...) olduğunu biliyoruz ama içerde yaşananları bilmiyoruz. Tahmin ediyoruz, duyduklarımız var, içerden çıkanların açıklamaları var ama bu cezaevinde o yıllarda olanlar için en ufak bir çalışma yok.

Hoş baş sorumlunun Marmaris'teki yazlığında GATA'dan uçakla devamlı gelip giden doktorları olan bir adam olduğu olaylar konusunda o cezaevinde olanları yapanları yargılamak ne kazandırır. Biraz psikolojik mastürbasyon işte...

Buranın tamamen PKK'yı oluşturduğunu iddia etmek biraz saçmalık olur. Burası kesin... Ama buranın PKK'ya güç kattığı konusunda hem fikir olabiliriz. Yani şöyle bir şey var; devlet orada kendisine düşman birçok insan yarattı. Bunu bir grup siyasi görüşü çökertme uğruna yaptı. Evet apolitik bir ülke yaratılıdı fakat çok daha büyük bir sorunla karşılaşıldı...

Sorun belli... Bir sivil anayasası olmayan canım ülkemde binbir çeşit demokratik açılımla bunun önüne geçilmeye çalışılıyor. Milletlerin kendi devletlerini kurmasından farklı olarak benim ülkem devletinin kurulup milletini araması sonucu bu günleri yaşıyor. Bir de bunun üzerine tek demokratik sınavını oy vermek sanan yurdum "devlet büyükleri" zamanında bir cezaevinde yaptıklarını bir türlü temizlemek bilmiyorlar. Şimdi Hasan Cemal'in Kürtler kitabından bir kaç anıyı sizlerle paylaşacağım burda;

Felat Cemaloğlu anlatıyor;

"seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. kapının önüne çıkararak cop sokmak....seyredene de o copu yalatırlar. kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
pkk'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
içeri alındıktan sonra öğrendim. o zamana kadar biz bu örgütü 'apocular' diye bilirdik.
bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
dişlerimin çoğu sallanıyordu. neden mi? çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
o kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. işte böyle bir şey. bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. ceza! ama bir süre sonra yoruluyorum. ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. emre itaatsizlik!
cezası: duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
kıpırdamak yok. temizlemek yok. yere tükürmek yok. öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
elazığlı arkadaş. ismi ramazan. allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. çünkü temizleyemedim dişlerimi...altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
sekiz ay yattım, diyarbakır e tipi askeri cezaevi 33 no'lu koğuşta.
elli beş yaşındaydım.
sekiz ayda 18 kilo verdim. iğne iplik kaldım. çıktığımda kimse tanımadı beni."

radikal'in haberi;

ertuğrul mavioğlu
istanbul - diyarbakır 5 no' lu cezaevi'nde 1981-1984 yılları arasında 34 tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun da sakat kalmasına ve sinir sistemlerinin tahribine neden olan uygulamaların üzerindeki sis perdesi aralanıyor. 20 tutuklunun aldığı ağır darbelerle, beş tutuklunun da açlık direnişinde öldüğü, koşulları protesto eden beş tutuklunun kendini asarak, dördünün de kendini yakarak yaşamına son verdiği, 'vahşet dönemi' diye adlandırılan bu yılları yaşayan 29 tanık ile iki savunma avukatının anlatımı, serbesti adlı derginin 14. sayısında yayımlandı.

ceza alan olmadı
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:
"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."
işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

banyolu mu tv'li mi?
haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

yoruluncaya dek dayak
osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...

garabet'e sünnet
k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

koç mu kuzu mu?
nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.

'ağzına işeyeceksin'
cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

kelime başı 150 sopa
hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

copu dişlettiler
mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum.

'ranzadan düştüm'
mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

köpeğe tekmil
paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

'kanlı karavana yedik'
selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı.
türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

çıplak koridor temizliği
behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

'ölebilirim' dedi, öldü
cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.

Ve o cezaevinin "bekçi köpeği" ESAT OKTAY YILDIRAN'ın cezaevi koridorlarını çınlatan sözleriyle yazıyı bitiriyorum;

"ben rum piçlerinin kanını içmişim, siz kürtleri mi adam edemeyeceğim?"

Son bir söz de Marmaris ressamına "LÜTFEN YARGILANMADAN ÖLME!"